Ne yesek?


.



"Hava soğuktu ve yağmur çiseliyordu" Bu bir film adı değil miydi? Nasıl bir filmdi diye düşündü yağmurlu bu sonbahar günü kafenin önünde onu beklerken.Tek başınayken, sürekli içinden gelen seslerle konuşurdu. İç sesinin kendisinden daha geveze olduğunu düşünürdü hep. Bazen laf yetiştirmeye kalkar, bazen sadece dinlerdi. İstemdışı kendiliğinden gelişirdi bu sohbetler ...Beyni saçak altında, titreyen görünümüne acımış olacak, avutmak için ilgisiz düşünceleri ardarda sürerek sohbet etmeye çabalar gibiydi.

Ilk onbeş dakika işe yaradı bu sohbet daha sonra aklına ilk gelen şarkıyı mırıldanmaya başladı..  

                                                                                                                                                                                               

 Aslında hiç mi hiç sevmediği bir şarkıydı Ama o saçmasapan nakaratın çarkına takılmış gidiyordu birkere.. Siyahlar içinde, asi, rocksever kız görüntüsüne "biiiirr çok sıkıldım...ikiiii yerim çok darrr.. ooooo çok işim varrr" nameleri pek yakışmıyordu.* Daha çok sevdiği - en azından dışardan farkedildiğinde karizmasını bozmayacak - bir melodi bulmaya çalıştı. Bir iki denemeden sonra vazgeçip tekrar saatine baktı. Beş dakika geçmişti. Saate bakma hareketini özenle, iyice görülecek şekilde yapıyordu. Bu yağmurlu ve kasvetli sonbahar günü, içerisi cıvıl cıvıl gençlerle dolu bir kafenin önünde , olabildiğince umursamaz görünmeye çalışarak zevksiz bir şarkıyı sakız gibi geveleyen bu kızın sonu gelmeyecek gibi görünen bekleyişine anlam katan tek hareket de buydu zaten... Sözde meraklı gözlere gönderilen mesaj açıktı. " Birini bekliyorum, tamam biraz geç kaldı ama nerdeyse gelir.."

Nerdeyse gelir...diye bu kez kendini ikna etmek için tekrarladı beyni. Aslında kimsenin de zerre kadar umrunda değildi onun gittikçe tedirginleşen bekleyişi. Soğuk, güvenli duruşunun altında kalabalıkta tek başınayken güvensiz, kendini sürekli çevrenin yorumları doğrultusunda hareket etmek zorunda hisseden insanların ortak paranoyası kaplamıştı içini.

Sanki çevresindeki insanlar, nefeslerini tutmuş, onun yalnızlığının belgesi dakikaları sayıyor, gözlerini üzerinden ayırmıyorlar gibiydi.

Ona acıdıklarını, bekli de dalga geçtiklerini düşününce, kızgın bir bakış fırlattı içeridekilere. Ardından olabildiğince kendinden emin, ne yaptığını iyi bilen biri gibi görünmeye özen göstererek volta atmaya başladı. Bu hareketin mesajı ise " Sıkılmaya başladım. Üzerime gelmeyin. Kendi işinizle ilgilenin!" olmalıydı.

Birden düşüncelerinden ötürü belli belirsiz bir gülümseme yerleşti yüzüne. Birazdan beklenen adam gelecek...Yarı şımarık, yarı ciddi sitemle "Nerede kaldın?" diye sorulacak. O herzamanki geçerli geçersiz mazeretlerini sayıp, özür diledikten sonra ona sımsıkı sarılacak, derste nasıl sıkıldığını, hatta birara uyukladığını, şemsiyesini almadığı için nasıl ıslandığını, buarada çok acıktığını, onu ne çok sevdiğini.... bir çırpıda sıralayacak "ne yesek.." diye düşünmeye devam edecekti.


Onunla olduğu için kendini çok şanslı görüyordu.Nede olsa o duygularına karşılık vermeye yanaşan ilk platonik aşkıydı. "Yanaşan" diyorum çünkü tam olarak karşılık verdiği de söylenemezdi. En azından yanındaydı. Onun gibi olmasada kendince seviyor olmalıydı.

 

Bu da birşeydi. Ama bazen ilişkiyi yürütmek için daha çok sevenin gösterdiği çabadan ötürü kendini yorgun ve kızgın hissetse de, O'nun o masum, sevimli görüntüsü bütün öfkeleri eritebilen cinstendi.


Dakikalar geçiyor, geveze beyni susmak bilmiyordu. Beynindeki mantık sesi fazla ödün verdiğini, sürekli büyük bir sabırla onu beklemenin haksızlık olduğunu attı ortaya."Biraz tavır koymayı öğren! Birisi bekleyecekse kesinlikle bu O olmalı!..." Içindeki cadaloz da konuşmaya başlamıştı işte. Aşk, açlık ve soğuk düşüncelerini çekiştirip duruyordu. Saatine baktı. "Off Burda bir dakika daha duramazdı!"

Kafedeki seyircileri karşısında, başı dik, yenilgiyi onurla yüklenip, oradan koşarak uzaklaşmak istiyordu.

 




Öte yandan onu görmeye öyle hazırlamıştı ki kendini. Günü berbat olacaktı "Geç de olsa mutlaka gelir .."diyen aşık tarafı beklemesini söylüyordu. Içinden yükselen mazoşist ses aşığa destek çıkarak "Bekle!" dedi "Seni daha ne kadar bekleteceğini merak etmiyor musun?" "Ne kadar gecikirse, kızmakta o kadar haklı olursun.." Düşüncelerine karnının gurultusu da eklenince Bay Mantık ve Bayan Cadalozu dinleyip gitmeye karar verdi.Hızla bahçeyi geçip, yola çıktı. Bir yandan da "Evet günüm öldü!" diye söyleniyordu. Yağmur dinmişti. Ama midesinden gelen gökgürültüsüyle, gözlerinde sağnak yağmur başlamak üzereydi...


                                                                                                    


Gün ölmemek için direniyordu. Canlı canlı gömüldüğü mezardan kafasını dışarıya uzatmıştı. Bu Onun kafasıydı! Karşıdan göstermelik telaş eklenmiş adımlarla geliyordu.   Ağlamak üzereyken şeker uzatılan çocukların yüzündeki ani değişim gibi birden - sinirden mi, sevinçten mi bilinmez - bir gülüş asılıverdi yüzüne. Ağzını kapatamıyordu. Içinden "Gülme! ciddi hatta çok öfkeli görünmelisin.." dese de. Ağız kasları gevşemişti birkere toparlayamıyordu. Beklenen adam ise biraz daha hızlanmış yaklaşırken, gülümsemeyi farkedip suçlu - masum yüz ifadesine, o da hınzır bir gülümseme eklemekte sakınca görmemişti.

Beklenenin gelmesiyle içindeki duygusal bakire sevinç çığlıkları atarken, bayan cadaloz hala kızgın ve hoşnutsuzdu.






Suçlu soruya yer bırakmadan mazeretini bir çırpıda anlatıverdi. "Çalar saat olmayan evinde, uyanamadığı için geç kalmış, üstelik gelinceye kadar da yolda neler çekmişti...

Suçlu af dileyip, sımsıkı sarılınca, öfke yerini şımarık, cilveli sitemlere bırakmış, yelkenlker inivermişti.





Bu arada hava iyice açmış, toprak kokusu ve güneşin göz kırpmaları kızı yumuşatmıştı. Sarmaşdolaş, azönce düşünceleriyle boğuşarak sıkıntılı dakikalar geçirdiği kafeyi arkada bırakırken yarı şımarık sitemlerle ne kadar sıkıldığını, derste uyuklayışını, nasıl acıktığını, onu nasıl özlediğini...anlatmaya başlamıştı bile....Geriye tek bir sorun kalmıştı ; Ne yesek?...



                                               

                                                                                                                                                                                                                                                                                 

26.01.1995

 * Not: Hikaye cep telefonunun henüz hayatımıza girmediği dönemlere ait olup, sakız edilmiş şarkı nameleri günümüze uyarlanarak sonradan eklenmiştir

72 Görüntüler

Yorumlar